Sanat
RSS
Bir Devrim Hareketi, ''Özsoy'' Operası. (19.06.1934)
Bir Devrim Hareketi, ''Özsoy'' Operası. (19.06.1934)
Eklenme Tarihi: 23.06.2010:3
Bir Devrim Hareketi "Özsoy" Operası. "Bu, bir devrim hareketidir!" Mustafa Kemal Atatürk (işte o an)

Çankaya Köşkü’nde İran Şahı Rıza Pehlevi ile birlikte. (16 Haziran 1934)

                                                                             

I

Bir Devrim Hareketi "Özsoy" Operası:

Türkiye’nin ilk devlet sanatçısı Ahmet Adnan Saygun, 75 bestesi, 14 kitabı, 7 çevirisiyle çoksesli müzik tarihimizin temelini oluşturan ve sözcüğün hak edilmiş anlamıyla, “Devrimci” ünvanını alan öncü bir sanatçımızdır.

Atatürk’ün isteği üzerine, bir ay gibi kısa bir sürede “Özsoy” adlı operayı besteleyen sanatçı, gece ve gündüz çalışarak tamamladığı bu çalışmasıyla “İlk Türk operasını besteleyen sanatçı” ünvanının da sahibi olmuştur.

1934 yılı, Mayıs ayı... Ankara, önemli bir konuğunu ağırlamaya hazırlanıyor. İran Şahı Rıza Pehlevi, Türkiye’ye gelecek ve pek çok merak ettiği Mustafa Kemal’in devrimlerini yerinde gözleriyle görecek, inceleyecek.

Mustafa Kemal, çok önem verdiği konuğunun ağırlanması hazırlıklarıyla yakından ilgileniyordu. Bu konuda görüşmek üzere bir akşam Çankaya Köşkü’ne davet ettiği yakın arkadaşlarına içtenlikle sordu:

“Şah Pehlevi’yi derinden etkileyecek bir program için neler yapmamızı önerirsiniz?” dedi. “Bana bu konudaki görüşlerinizi açıklamanızı istiyorum.”

Arkadaşları, birbirinden çok değişik önerilerde bulundular. İçlerinden kimi, bu önemli konuğu Orman Çiftliği’ne götürmeyi önerdi, kimi Merinos Fabrikası'nı gezdirmenin daha uygun olacağını söyledi. Mustafa Kemal, bu öneriyi ve buna benzer önerilerin hiçbirini beğenmedi:

“Bütün bunlar İran’da da var” dedi. “Onlarda olmayan öyle birşey yapmalıyız ki, farkımızı ortaya koyabilelim.” Arkadaşları, onun aklında önemli bir önerinin saklı durduğunu anladılar. Ve bu kez, onlar kendisine sordular:

“Siz nasıl birşey düşünüyorsunuz bu konuda Paşam?” dediler.

Mustafa Kemal, tüm davetlilerini büyük bir şaşkınlğa uğratan şu düşüncesini açıkladı:

“Bir Türk operası yapacağız!..” dedi.

Sofrada evsahibi dışında herkes faltaşı gibi açılmış gözleriyle birbirine bakıyor ve hiçbiri seslendirmeden; fakat hepsi içlerinden, sorular üstüne sorular soruyordu:

“Opera mı? Hem de bir Türk operası mı? Yazarımız yok, bestecimiz yok, koromuz yok, sanatçımız yok, orkestramız yok... Bir Türk operası ama, nasıl, neyle, kimle?..” Mustafa Kemal, arkadaşlarının suskunluğunu bir süre “dinledikten” sonra, önerisini değil, kararını yineledi:

“Bir Türk operası yapacağız!..” dedi.

İlk Türk operasının “doğuş” öyküsü, işte böyle başladı.

Mustafa Kemal, önemli konuğu için yazılacak ve bestelenecek operanın konusunu da kendi belirledi:

İranlılar’ın “Şeyhname”sinden esinlenerek oluşturulan bir destanın konusu, bu operanın da konusunu oluşturacaktı.

Destandaki Hakan Feridun’un ikiz oğulları Tur ile İraç’ın, doğduklarında şeytanın gazabıyla birbirlerinden ayrılmaları, ayrı yollara gidip birbirlerinden uzaklaşmaları, yüzyıllar sonra ise buluşup, kardeş olduklarını anlamaları öyküsü, iki kardeş ülke Türkiye ile İran’ın, ayrı yollara gitmelerine karşın, kardeş olduklarını bilmeleri olgusuyla eşleştirilerek işlenecekti.

Konu güzeldi de bunu, “operanın sözü” olarak adlandırlan “libretto” olarak kim kaleme alacaktı?

Aranılan yazar, iki gün sonra bulundu: Bu görev, Münir Hayri Egeli’ye verildi.

Peki, kim besteleyecekti bu librettoyu? İlk Türk operasının bestesini yapmak şerefi kime verilecekti?

“Bir çocuk vardı Paris’e gönderdiğimiz” dedi Mustafa Kemal. “Şimdi Musiki Muallim Mektebi’nde (Müzik Öğretmen Okulu) öğretmenlik yapıyor olmalı. O bu iş için yeterlidir bence...”

Çoksesli batı müziği öğrenimi yapmak üzere devlet bursuyla Paris’e gönderilen Saygun, bu öğrenimini tamamlamış, kısa bir süre önce yurda dönmüş ve şimdi de “Musiki Muallim Mektebi”nde öğretmenlik yapmaktaydı.

Mustafa Kemal’in işareti üzerine 27 yaşındaki bu genç öğretmen davet edildi ve Münir Hayri Egeli’nin librettosu verilip, kendisinden bunu bir opera olarak bestelenmesi istendi.

O anını Ahmet Adnan Saygun, yıllar sonra şöyle anlatmıştır:

Yaşamımda en çok sevinç duyduğum iki günden biri, müzik öğrenimi yapmam için devlet tarafından Paris’e gönderileceğimi öğrendiğim gün oldu, biri de benden "Özsoy" operasını bestelemem istendiği gün oldu. Birincisinde, öğreneceklerim nedeniyle çok sevinmiştim, ikincisinde ise, öğrendiklerimle ulusuma ve devletime hizmette bulunacağım nedeniyle çok sevinmiştim.”

Saygun’un o günkü sevincini, bir kuşkusu izlemiş.

“Solistimiz yok, koromuz yok, orkestramız yok” demiş. “Ben bu besteyi yapsam bile müziği çalacak orkestra nerede, oyunu oynayacak, aryaları söyleyecek solist nerede, koro nerede?”

Ona bu şerefli görevi iletenler, bu “yok”ları duymamışlar, bir “var”dan söz etmişler:

“Yalnızca bir ay zamanınız var” demişler.

Çankaya Köşkü’nün terasında İran Şahı Rıza Pehlevi ile birlikte. (16 Haziran 1934)

Adnan Saygun, o var olan bir ayın gündüzlerine gecelerini de kattı ve kendisine iki aylık bir zaman var etti. Sonra da, “işte ilk operamız” dedi.

Ortada bir opera yapıtı vardı; ama bu operayı seslendirecek solistler ve koro elemanları yoktu, bir orkestra yoktu.

Orkestranın yaylı sazlar grubu, İstanbul’dan Cemal Reşit Rey’in kurmuş olduğu yaylı sazlar orkestrası ile takviye edildi. Borulu sazlar grubu da Ankara’daki asker bandolarından sağlandı.

Koro, Ankara Kız Lisesi, İsmet Paşa Kız Enstitüsü ve Gazi Terbiye Enstitüsü Beden Terbiyesi Bölümü’nün, üstelik nota bilmeyen öğrencilerinden kuruldu. Nimet Vahit, Nurullah Taşkıran, Semiha Berksoy ve Halil Bedii Yönetken de solist olarak görev aldılar.

Provalar başladığında, Riyaseti Cumhur Orkestrası şef Zeki Üngör’ün, çalışmalarda kendinden beklenen yardımı göstermediği saptandı.

Bu durum Mustafa Kemal’e iletildiğinde, provaları kendisinin de izlemek istediğini söyledi. Türk Ocağı’ndaki locasından Zeki Bey’in genç Saygun’a çıkarttığı zorluklara bizzat tanık oldu ve kızmanın da ötesinde, öfkelendi.

Zeki Üngör bu davranış biçimi nedeniyle orkestranın başından uzaklaştırıldı, şefliğe genç müzisyen Saygun getirildi.

Oluşturulan “mucize”yi ve uykusuz geceleri Adnan Saygun, ileride şöyle yazdı: “Ah bu çalışma!.. Zaman kısa, imkanlar son derece sınırlı. (...) Ama içimiz coşkun. Yalnız benim değil, bütün görev almış arkadaşlarımın içi şevkle kaynıyor. Acaba o atılım üstüne atılım yıllarında, içimizde duyduğumuz dinmek bilmez  heyecan, sönmek bilmez ateşi şimdiki kuşaklar nasıl duyuyorlardır?”

Ve “Özsoy” 19 Haziran 1934 gecesi, iki devlet adamının huzurunda sahnelendi. Mustafa Kemal, bu mucizenin yaratıcılarını o gece temsilden sonra Çankaya Köşkü’nde kutladı, ağırladı ve bu işin olamayacağına inanan kişilere duyurmak istercesine, coşkusunu salonda yüksek sesle şöyle dile getirdi:

“Bu, bir devrim hareketidir!”

Mustafa Kemal, “Özsoy” operası başarısı nedeniyle Ahmet Adnan Saygun’a özel kutlamasını ise, ondan ikinci bir opera bestelemesini isteyerek yaptı. Konu yine Mustafa Kemal’den gelmişti. İnsanın yeniden doğuşu fikri, bir büyük önderin yeni bir ulusu yaratışı, yeni cumhuriyet insanının doğuşu, Saygun’un eşsiz müziği ile ikinci Türk operası “Taşbebek”de canlandı.

Saygun’un genç yaşta ve tüm olanaksızlardan olanaklar üreterek bestelediği bu iki Türk operası, Mustafa Kemal’in müzik devriminin en somut örnekleri olarak, kültür hazinemizdeki onurlu yerlerini bugün de korumaktadırlar.

Kaynak: Dolunay Erten, Başkent Üniversitesi Kültür Yayını Bütün Dünya Dergisi, Sayı:2008/09, Sayfa:36-41

 

II

ATATÜRK’ÜN ANA FİKRİNİ VERDİĞİ İLK OPERA: ÖZSOY DESTANI

Giriş

“Özsoy”, Ahmet Adnan Saygun’un daha 27 yaşındayken ve 2 ay gibi akıl almaz bir sürede bestelediği Cumhuriyet tarihimizin seslendirilmiş ilk opera eseridir. Librettosu1 Münir Hayri Egeli tarafından kaleme alınmıştır. Üç perdelik, dramatik türde bir opera olarak bestelenmiş olmakla birlikte, 1982 yılında Atatürk’ün 100. doğum yıl dönümü nedeniyle, tam 48 yıl sonra tekrar sahnelenmesi gündeme geldiğinde Saygun, bu 3 perdelik operayı, bir perdelik özet hâline getirmiştir. “Özsoy”un üvertürünün başlangıç akorlarında2, bestecinin çok sağlam ve özgün müzik karakterinin şaşırtıcı olgunluktaki ilk izlerini görüyoruz. Daha ilk akorlarda eserin mistik yapısını hissetmek mümkündür. Bu sade ve yoğun anlam yüklü yapı dikkat çekicidir.

Saygun’un daha sonraki dönemlerde bestelediği eserlerde yer verdiği halk ezgilerinin yoğun ve  karmaşık armonik yapısı bu eserde görülmemektedir. Buna karşılık tonal müziğin vardığı en yüksek doruk olan, Wagner’in müziğinde rastladığımız yoğun derinlik  ve müzikal ifade, âdeta yıllar sonra Saygun’un müziğinde karşımıza çıkmaktadır. XIX. yüzyıl romantik akımının esası olan ve Wagner’in zirveye ulaştırdığı, dramın müzikle ifadesine (Gesamtkunstwerk), Saygun yeni bir boyut katmıştır. Doğunun duyarlılığını getirmiş, müziği Wagner’in bıraktığı yerden yeni renk ve akorlarla geliştirerek, doruğa ulaştırmıştır.

A. Özsoy’u Yazma Düşüncesi

Librettosu Münir Hayri Egeli tarafından yazılan “Özsoy”un ana fikrini bizzat Atatürk vermiştir. İran Şahı’na bir “opera” izlettirme fikri Atatürk’ün aklına nereden gelmiş olabilirdi? Ahmet Adnan Saygun’un anlatımından dinleyelim: “Öyle sanıyorum ki iki düşünce O’nu bu arzuya itmiştir. O sıralarda kendisinin İran ile yakınlaşmayı, iki devlet arasında sağlam bir dostluk kurulmasını istediği anlaşılıyordu. Biri çoğunlukla Sünnî, öteki çoğunlukla Şiî mezhebine bağlı bu iki devlet, yüzyıllar boyu düşmanca bir komşuluğu sürdüregelmişlerdi. Atatürk, işte bazen açık bazen kapalı olan bu düşmanlığı dostluğa çevirmek, bunun için de din ve mezhep konularını bir yana itip, iki milletin öz kardeşler oldukları fikrini, bir İran efsanesine dayanarak ileri sürme düşüncesine kendini kaptırmış olmalıdır. Atatürk, böyle bir fikri, Şah ile karşılıklı söyledikleri nutuklar sırasında da ortaya atabilirdi. Fakat, sahnenin hareketinden ve musıkinin gücünden yararlanarak, bu fikri bir sanat havası içinde işlemenin, heyecanla beslenen duygular üzerinde büyük etkisi olacağını düşünmüş olmalı idi. Nitekim, 19 Haziran 1934 tarihinde, Ankara Halk Evi’nde yer almış olan ilk temsilin hemen ardından iki devlet başkanı Dışişleri Bakanlığına giderek orada Türk - İran dostluğunun temelini atmışlardır.

İkinci düşünceye gelince; Atatürk her halde yine bu Türk İran dostluğu bakımından Şah’a büyük bir itibar göstermek ve onu mümkün olduğu kadar etkilemek istemiş olsa gerektir. Nitekim Şah’a elbetteki Türkiye’nin şehirlerini, o zaman var olan bir iki fabrikasını gösterebilecekti, fakat bütün bunlar İran’da da vardı veya olabilirdi. Ama bir musıkili sahne eseri Şah için yepyeni bir şey olacaktı. Gerçekte bu, kendisi için de yepyeni bir şeydi.

Daha önce tek sesli geleneksel Türk müziğinin bestecinin genellikle kendi bireysel duyarlığını, acısını, kederini dile getiren lirik yaklaşımlardan, duyarlıktan ibaret kaldığını söylemiştim. Bu da kuşkusuz bir anlatım unsuruydu. Ama öteki şiirsel unsurlar da vardı.”3 Ünlü müzik bilginimiz Cevat Memduh Altar sıralıyordu: “Yalnız Lirizm ile iş bitmez. Onun yanında hayatın her şeyiyle kendisi, hayat gerçeğinin acımasız dorukları olmanın niteliğini taşıyan: Mitoloji, mitolojik-epik, dramatik ya da trajik duyarlıkların, işlenecek konunun özelliklerine uygun oranlarda rol almaları zorunludur ve bunları tek sesli bir müziğin salt melodik yapısı içinde değerlendirmek imkânsızdır. Sanatçının eserinde, yukarıda geçen şiirsel unsurları algılayış gücü ve işleyeceği konunun karakteri gereği biçimlendirebilmesi; ancak çok sesli tekniğin oluşturabileceği, zengin olduğu kadar karmaşık da olan bir anlatım dokusu içinde mümkün olabilmektedir. Bu işler için, operaların, senfonilerin, senfonik şiirlerin, eşlikli ve eşliksiz büyük çaptaki koro eserlerinin meydana getirilmeleri gerekmektedir.”4

Atatürk’ün müzik reformundan beklediği de budur; bu sebeple kendisi “Özsoy”da olduğu gibi, bu konuda ilk ve en güzel örneklerin verilmesine ön ayak olmuştur. Atatürk’ün fikir babası olduğu “Özsoy”un, 19 Haziran 1934 günü dağıtılan broşürünün  3. ve 4. sayfasında yer alan görev dağılımı belgesel önem taşımaktadır. Bu görev dağılımını aşağıda sunuyorum:

B. Özsoy Operası

Özsoy Destanı

3 Perde 12 Tablo

Yazan ve Sahneye Koyan:              Besteleyen ve Orkestra Şefi:

         Münir Hayri                                    Ahmet  Adnan

Orkestra: İstanbul Konservatuvarı yaylı sazlar heyetiyle Riyaseti Cümhur Bando Heyeti

Dans ve Korografi : Selma ve Azade Selim Sırrı

          Sahne :                                  Dekor ve kostümler :

            Hami                                        Mahmut - Galip

Koro İdaresi : Muallim Halil Bedi, Mediha Adnan.

Koro: Ankara Kız lisesi, Ankara Kız ortamektebi, Ankara Beden Terbiyesi Enstitüsü talebesi

Konduit    : Şevket

Suflör    : Enver Necip

Rol Bölümü

Ozan ....................................... Hamdi Selçuk

Baş Şaman ................................. Salih Bey 

Köse Ağa .....................................       “

Birinci Bey...................................Fethi Bey

Züppe..........................................      “

İkinci Bey.....................................Kemal Bey

Bir Zabit ......................................       “

Kaymakam....................................       “

Felekler

    “...........................................Nigar Hanım

    “...........................................Muhsine Hanım

    “...........................................Muazze Hanım

    “...........................................Yıldız Hanım

    “...........................................Nüzhet Hanım

    “...........................................Nimet Hanım

Feridun......................................Gazi Terbiye Enstitüsü                                                       Muallimlerinden  Nurullah Şevket Bey

Ses .......................................... Gazi Terbiye Enstitüsü                                                       Muallimlerinden  Nurullah Şevket Bey

Hantun(UluAnne)...............Konservatuvar Muallimlerinden                                                           Nimet Vahit Hanım

Ahriman ................................................Süleyman Bey

Ayşım........................................İstanbul Konservatuvarı                                          Talebelerinden Semiha Hanım

Mehmet....................................... Gazi Terbiye Enstitüsü                                                                   Muallimlerinden Ö.C.Bey

 

Bir Köylü......................................................Bedri Bey

Sarıklı.........................................................       “

Politikacı.......................................................Hayati

Tembel

Sefih

Bedbin.....................................................Semiha Hanım

İraç

Danslar: Selma ve Azade hanımların idaresinde Kız Lisesi ve Orta mektebi talebelerinden Perran - Leyla - Vesamet - Belkıs - Nedret - Enise - Melahat hanımlar.5

Perde açıldığında sahnede görülen ozan, ezelî Türk yüceliğini sayıp dökeceği destanına koyularak dinleyicilerin hayalini kırk bin yıl evvelki Feridun’un ülkesine çeker. Bu tiradda Atatürk’ün ulus, din, devlet konularındaki görüşlerine ışık tutulmaktadır. Arpın büyülü melodisiyle ozan tiradını seslendirmeye başlar :

“Ben ne puta tutkunum, ne de yâra vurgunum,

Elimde destanımla yalnız hakka bakarım.

Doğruyu anlatırım, gönüllere akarım.

Gönlü açık olanlar elbet beni severler.”

Dizelerinde Asya Türklerinin eski inancı, Şamanlıktan hak dinine, İslâma geçiş vurgulanmaktadır. Son bölümde ise tasavvuf felsefesinin büyük ozanı Yunus Emre ile bir bağlantı kurulmuştur. Gönül gözünün açık olması deyimi, tasavvufta, ilâhî aşkın tanımlamasıdır.

Tiradın devamında, yeni milletin kültür yapısı betimlenirken kaynakların, Batıdan veya Doğudan değil, kendi tarihimizden alınması gerekliliği vurgulanmaktadır:

“Ben, ne Homeros gibi; hayali yavuzlar,

Tanrılarla sevişen kızcağızları anlatmaktan hoşlanır.

Ne de eski Fin’lerin Kalavala’sı gibi, insanlarla cinlerin,

Döğüşünü süslerim hayal enginlerinde

Ben Firdevsi değilim,

Kendi dar anlayışımdan, güzel renkli savaşlar yaratıp,

İninde uyuyan aslanları kamçılamam.

Ben vatan yavuklusu ozanım,

Öz tarihi söylerim, olmuşu iletirim,

İşte böyle beylerim.”

Atatürk’ün görüşleri doğrultusunda yazılan bu satırlarda da görüldüğü gibi, iman ve vatan yeni milletin en temel unsurlarıdır. Toplumun ilerlemesi, çağdaşlaşması için başvuracağı kaynakların, kendi geçmişinde var olduğu ve bu geçmişten hareket edilmesi gerekliliği bakın nasıl anlatılıyor:

“Tarih diyor ki bize,

Uygarlıklar ırmağı brakisefal soyda buldu, özlü kaynağı,

Bu soy, Asya’dan çıktı, dört bir yana dağıldı,

Bu tarih, yükselişin, başlangıcı sayıldı,

Avrupa, Anadolu, İran, ve ortayayla uygarlığa girdi,

Bakın, bu büyük soyla zaman durur mu?

Sakın zaman durur sanma, duran düşer

İlerden başkasına inanma.”

Dağılmış Türk boylarını bir araya toplamayı başaran Hakan Feridun’un temsil ettiği kişilik, dağılmış Osmanlı İmparatorluğunu yeni bir ulusta birleştiren Atatürk’ten başkası değildir. Bu birlikteliği sağlayan ortak değerlere, Hakan Feridun, iki oğlunun dünyaya gelişinin kutlandığı gece, yapılan dualarda örnekler veriliyor. Sade fakat etkileyici armonik yapısıyla koro duasına başlıyor :

Hakan’ın yaveri yurdun dört bir yanından gelen beylere seslenmektedir.

(Hakan’ın Yaveri)

“Dört yanın, doğunun, batının, gün ortasının ve Kara

Yurdun beyleri. Bu mavi gecede Ulu Hakan Feridun’un

Çağırışına kulak verdiniz ve buraya toplandınız.”

Beylerle aralarında geçen konuşmadan sonra bir asker, Hakan Feridun’un gelmekte olduğunu müjdeler. Hakan Feridun koronun coşkuyla seslendirdiği partisyonla içeri girer :

(KORO)

“Yaşa yaşa Feridun sen başımızda var ol.

Sana mutlu dilekler getirdi bu örük kul”

Doğum için gelen beyleri selâmlar ve şan tekniği açısından çok zor olmayan aryasını söylemeye başlar :

“Derin göklerden akan yüce yavuz kartallar.

Sizi seçtiğiniz bey öz yürekten selamlar.

Atılınca karayı silecek gibi hırçın.

Kanadınızla siz en varılmaz en yalçın.

Kayaları yıkarak nur saçan beylersiniz.

Ününüz yüce olsun. Yurduma hoşgeldiniz”

Tekrar koro Hakan Feridun’a cevap verir. Burada bestecinin Wagner’in müziğinden etkilendiğini açıkça hissedebilmekteyiz :

(KORO)

“Yaşa yaşa Feridun sen başımızda var ol.

Sana mutlu dilekler getirdi bu örük kul”

(HAKAN FERİDUN)

“Size şölen hazırdır. Kurbanlar sizi bekler.

Bu saadetli günde nur getirdiniz beyler.

Hep kollar göğe kalksın yere kapansın dizler.

Benimle bir oldunuz dua ettiniz sizler.”

(KORO)

“Hep kollar göğe kalksın yere kapansın dizler.

Sizinle bir olalım dua edelim bizler.”

Hakan Feridun koro ile birlikte aşağıdaki, Tanrı’ya yakarışını  içeren tiradını okumaya başlar.

“Tanrım, bu güzel geceyi,

En güzel umutlarla doldur, nurunla doldur.

Sen ey ışık kaynağı.

Dileklerin yapıcısı.

Umutlarını sana bağlayanların, koruyucusu.

Ulu Tanrı

Yüce Tanrı

Çok cahiller, seni gökte arar, yerde ister.

Sen inananların gönlündesin.

Ulusumuzu daima aydın ufuklara yönelt tanrım.”

Tanrı’ya bu yakarıştan sonra, bir haberci tarafından Feridun’a müjdeli haber iletilir ve Hakan’ın ikiz çocukları olduğu haberi verilir. Hakan Feridun’un ikiz oğulları, Tur ve İraç’ın temsil ettiği “Özsoy”, Türk ve İran halkının kardeşliğini temsil etmektedir. Feridun’un hanımı Hatun’un iki yavrusuyla gelmekte olduğu haberi gelir. Koronun Hatun’a seslenişi duyulur.

(KORO)

“Selam senindir hatun, senindir ayla güneş.

Bu ikiz tosunla sen sayılırsın göğe eş.”

Daha sonra koro karşılama seramonisini bitirdikten sonra Hatun ile Hakan Feridun arasında etkileyici aynı zamanda duygusal bir  düet  başlar:

(HATUN)

“Yurda armağan olsun hakanım bu çifte kurt.

Şayet bir gün görürse kara gün bu güzel yurt.

Biri arslan biri kurt olarak saldırsınlar.

Yeryüzünden kötülüğün kökünü kaldırsınlar.

Kadına annelik vatan severliktir bey”

(HAKAN FERİDUN)

“Kadın anne olunca feleğin ömrü uzar.

Yerler göğe yaklaşır. Nurlar gözleri sular.

Bugün senin ününü haykırmak istiyorum.”

Yedi feleklerin gelmekte olduğu müjdelenir. Hakan Feridun şölen hazırlanması için talimat verir. Kutlama gecesinde, yeni doğan çocuklara, kaderleri için dileklerde bulunan “felekler”, bu kardeşliği nasıl dile getiriyorlar, şimdi de buna göz atalım:

2. Felek :

- Bu yavrular ve onların özsoyu çoğalsın, boyları en eşşiz yurdu bulsun, yer yüzünün en güzel yurduna sahip olsun.

3. Felek :

- Her ne vakit elele verip tutuşsalar, yeryüzü ışık dolsun sulh, bereket ondan doğsun.

4. Felek :

- Bu çocukların, çağlar boyu sürüp gidecek soyları, hiçbir zaman unutmasınlar, kardeş olduklarını ve her zaman, yüz yılların gerisinde kalacak olan bu anı hatırlasınlar.

6. Felek :

- Bu çocuklar yaşlanacaklar elbet. Ancak ne zaman soyları, derin derin üzerlerine çökecek, karanlık bulutlardan sıyrılır ve yeni bir nur başlarsa, bunlar kaybedecek aksakallarını, yeniden genç olacaklar ve böylece kaderleri, soylarının yenilmez bahtına bağlanacak.

Atatürk’ün İran’la dostluğa ne kadar önem verdiği, bu satırlarda dile getirilmektedir. İran Şahının ziyaretine gösterdiği ilgi, 2 ay gibi kısa bir sürede opera hazırlama imkânsızlığını bildiği halde bu konuda diretmesinden belli olmaktadır. Şimdi final bölümü olan, Hakan Feridun’un çocuklarına isimlerini koyduğu bölümü inceleyelim :

“Sen ey nurtopu çocuk,

Senin adın Tur olsun.

Kutlu rengin mavi, esin ay,

Yoldaşın kurt olsun.

Sen ey sevgili çocuk,

Senin de adın Iraç olsun.

Nurun Yeşilden çıksın, güneş seninle parlasın,

Yoldaşın arslan olsun.

Ve her ikiniz de, cesaretin, erliğin rengi olan, al ile, paklığın  rengi, beyaza birlikte sarılın.”

Feridun, İraç adını koyduğu oğluna, “nurun yeşilde çıksın, güneş seninle parlasın, yoldaşın arslan olsun” derken, İran’ın ortak manevî değerlerini ortaya koyuyor ve bayraklarındaki sembolleri anlatıyor. Her iki oğlunu, cesaretin, erliğin, temizliğin sembolü olan Türk bayrağında birleşmeye çağırıyor.

Çocuklarına isimlerini koyduktan sonra Feridun şenliğin başlaması için talimat verir. 1982 yılında Saygun’un 3 perdelik “Özsoy” operasını bir perde olarak kısalttığını yazımın başında belirtmiştim. Adnan Saygun “Taş Bebek” operasında yer alan “Sihir Raksı” isimli müziği bu bölüme yerleştirmiştir. Türk halk müziğimizin armonize edilmiş yansımalarını bu bölümde dinleyebiliyoruz.

Son bölümde gök gürültüsüyle orkestranın kasvetli akorları dinleyiciyi tedirgin bir ruh haline sürükler. Hatun, iki çocuğuyla birlikte kendisini Ahriman ile karşı karşıya bulur. Ahriman bir şölen olduğunu işittiğini söyler ve bu şölene çağırılmadığı için bundan şikayetçidir, çağırılmadığına çok sinirlenmiştir. Orkestranın panik hissi veren tınısı içinde Hatun, Ahriman’ın kendisinden ne istediğini sorar. Ahriman, Hatun için değil çocuklar için geldiğini söyler. Hatun ise bir anne şefkatiyle yavrularını kucaklar. Ahriman’a çocuklarını öldürüp öldürmeyeceğini sorar. Ahriman buna gücünün yetmeyecegini söyler. Yalnız bu iki genci, soyları arasında meçhul kalmaya mahkum ediyorum der ve devam eder kahkaha atarak: “Bu iki bebek elele verecek ve dünya bundan ışık bulacak ha” der. Bu dileğin amacına aykırı olduğunu vurgular. Hatun bu kötülükleri yapmaması için Ahriman’a yalvarır. Ahriman bunu reddeder. Hatun Tanrı’ya yalvarmaya başlar ve bu yakarışlar sonrasında bir ses duyulur :

(KORO)

“Hatun üzülme sakın. Annelik safası dert.

Bazı cilvesi onun görünürse bile sert.

Annenin sesi gök kubbede cevap bulur.

Annenin dilediği ne ise öyle olur.”

Ve arkasından şu ses işitilir:

Hatun merak etme sakın. Ahrimanın dilediği ancak üç defa yerini bulabilir. Senin yavruların bir dördüncü defa el ele verirlerse bir gün Ahriman çatlayacak yer yüzü nur dolacak...

Bu sözlerin ardından perde iner. Dünya müzik tarihinde, büyük bir devlet adamı ve bir sanatçının birlikte yarattığı, belki de tek operadır “Özsoy”.

Sonuç olarak bu mitolojiye göre yeryüzünde insanlar türedikten bir müddet sonra dünyada karanlıkla ışığın çarpışması başlamıştır. Karanlıkla aydınlığın bu ezeli döğüşü, bu en eski inanıştan bütün milletlerin dinî inançlarına geçmiş ve kalmıştır. Nihayet bir gün gelmiş ki, karanlık ve kötülükler insanlığı ele geçirmiş ona hükmetmeye başlamıştır. Bu, Firdevsi’nin ölmez eseri Şehname’de “Dahhak” olarak canlandırılmıştır. Bu zalimin karanlığı yüzyıllarca sürmüş nihayet bir demirci, Türk versiyonunda “Boz kurt” İran versiyonunda “Gave” ortaya çıkmış bu karanlığı dağıtmıştır.

Yeniden ışığa kavuşan insanlar başlarına bir Bey seçmişlerdir : “Feridun”.

İşte Münir Hayri, mitolojinin bu güzel noktasını eserine konu olarak almış ve XIX. yüzyıldaki Alman millî tiyatrosunun yaratıcılarının kullandığı tekniğe başvurarak Feridun hikâyesini Zendavesta, Şehname ve Efrasyap destanlarıyla Hint ve Uygur mitolojilerindeki en uygun parçalarla bağlayarak Özsoy’u meydana getirmiştir.

Asıl mitolojiye göre Feridun’un üç oğlu olmuş ve bunlardan Tur bütün Asya’ya hâkim olarak Turanîlere ata olmuş, İraç İran’da kalmış ve İranîlere ata olmuş, Selm’de Avrupa’ya giderek Avrupa Arilerine baba olmuştur.

Münir Hayri bu mitolojinin Tur ve İraç’ın doğumuna ait olan kısmını almış ve onu genişletmiştir. Bu noktada da efsaneyi bırakıp doğrudan doğruya tarihe yönelmiş ve bilim dünyasında kabul gören Brakisefal soy benzeyişine dayanarak konuyu tarihe mal etmiştir.

1 Bir operanın sözlerinin yazılı bulunduğu kitap.

2 En az 3 sesin aynı anda tınlamasından ortaya çıkan ses.

3 Ersin ONAY, Atatürk ve Müzik, Bilkent, edu. tr.

4 Ersin ONAY, Atatürk ve Müzik, s. 5.

5 “Özsoy Destanı”, Ankara, Halkevi Sahnesi, 19 Haziran 1934. (İlk temsilin program kitapçığı)

Araştırma Görevlisi Mustafa Bayık*

* Çukurova Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Sahne Sanatları Bölümü Opera Ana Sanat Dalı

Kaynak: ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 52, Cilt: XVIII, Mart 2002   




Ana Sayfa | Teşekkürler | Kullanım Şartları | Gizlilik | İletişim | RSS
Web Hosting Natro.com
Powered by www.minibilisim.com.tr