İşte Atatürk





Türkiye Tarihi
RSS
Misak-i Milli (Ulusal Ant), 17.02.1920
Misak-i Milli (Ulusal Ant), 17.02.1920
Eklenme Tarihi: 04.05.2010:2
Misak-i Milli (Ulusal Ant), 17 Şubat 1920

 

MECLİS-İ MEBUSAN'IN TOPLANMASI VE MİSAK-I MİLLİ (Ulusal Ant)

Amasya'da ortaya konan Erzurum ve Sivas Kongreleri ile gücünü gösteren ulusal iradenin üstünlüğü karşısında "Meclis-i Mebusan"ın toplanması kabul edilmişti. M. Kemal Paşa, Meclis'in çalışmalarını izlemek için açılıştan önce Ankara'ya geldi. Milletvekillerinin maneviyatlarını güçlendirmek isteyen M. Kemal Paşa, onlara, durumun sanıldığı gibi korkunç olmadığını anlatıyor, bir amaç etrafında toplanmalarını Meclis'te Kuva-yı Milliye  ruhunu sürdürmek için bir Müdafaa-i Hukuk Grubu kurmalarını ve kendisini de bu Meclis'e başkan seçmelerini istiyordu. Kendisi Meclis'e katılmayacak olmasına rağmen, başkan seçilmeyi ve Müdafaa-i Hukuk'a dayanan Meclis'in kendi istediği gibi kararları alacağını düşünüyordu.

Meclis'te kendi iradesinin etkisiz kalacağı endişesine düşen Padişah,  İstanbul'da seçimleri İttihatçıların kazandığını ileri sürerek Meclis'in toplanmasını geciktirdi. Meclis 12 Ocak 1920 Pazartesi günü Padişah'ın beyannamesinin okunmasıyla açıldı. Fakat M. Kemal Paşa'nın istekleri yerine getirilmedi. M. Kemal Paşa Meclis Başkanlığı'na seçilmediği gibi "Müdafaa-i Hukuk Derneği" Grubu da kurulamadı. Milliyetçi üyeler "Felah-ı Vatan Grubu"nu kurdular. Bu grup, M. Kemal Paşa tarafından Sivas'ta hazırlanmış bulunan "Misak-ı Milli" metni üzerinde 22 Ocak'ta gizli bir toplantı yaptı ve 28 Ocak'ta gizli bir toplantı da, çok az değişikliklerle bu metni kabul etti. Meclis 17 Şubat 1920 tarihinde bu kararı açıkladı. Ulusal Ant anlamını taşıyan "Misak-ı Milli"ye göre:

        1- Osmanlı Devleti'nin 3O Ekim 1918 tarihli ateşkes imzaladığı tarihte düşman ordularının işgali altında bulunan Arap memleketlerinin durumunun, halkın serbestçe verecekleri oya göre belirlenmesi gereklidir. Bu ateşkes sınırları içinde Türk ve İslam çoğunluğu bulunan kısımların tümü, hiç bir şekilde ayrılık kabul etmez bir bütündür.

        2- Halkın oyu ile anavatana katılmış olan üç sancakta (Elviye-yi Selase, Kars, Ardahan, Batum) gerekirse halkın oyuna başvurulmasını kabul ederiz.

        3- Türkiye barışına bırakılan Batı Trakya Hukuki durumunun saptanması da halkın tam bir· hürlükte verecekleri oya uygun olmalıdır.

        4- Hilafet merkezi ve Osmanlı Devleti'nin başkenti olan İstanbul Şehri'yle Marmara Denizi'nin güvenliği her türlü zedelenmeden korunmuş olmalıdır. Bu esas kabul edilmek şartıyla Çanakkale ve İstanbul Boğazları'nın dünya ticaret ve  ulaşımına açılması konusunda bizimle diğer bütün ilgili devletlerin, birlikte verecekleri karar geçerlidir.

        5- İtilaf Devletleri'yle düşmanları ve bazı ortakları arasında kararlaştırılmış olan anlaşma esasları dairesinde azınlıkların hakları, komşu memleketlerdeki Müslüman halkın aynı haktan yararlanmaları şartıyla tarafımızdan kabul ve temin edilecektir.

        6- Ulusal ve ekonomik gelişmemiz imkan dairesine girmek ve daha ileri ve düzenli bir şekilde iş görmeye başarılı olabilmek için her devlet gibi bizim de gelişmemizin sağlanması sebeplerinin temelinde bağımsız ve tam bir özgürlüğe sahip olmamız varolma esasıdır. Bu sebeple siyasi, adli, mali gelişmemize engel olan kayıtlara karşıyız. Hissemize düşecek borçlarımızım ödenmesi şartları da bu esasa aykırı olmayacaktır.

Mebuslar Meclisi, M. Kemal Paşa tarafından hazırlanmış olan Erzurum ve Sivas Kongreleri'nde alınan kararları benimseyen, ulusal sınırlar içinde tam bağımsız bir Türk Devleti'nin esaslarını kapsayan Misak-ı Milli'yi  kabul etmekle büyük bir görevi yerine getirmiş oldu. Oysa, Padişah, Hükümet ve İtilaf Devletleri  Meclis'in toplanması ile   ulusal hareketin ortadan kalkacağını umuyorlardı. Sadrazam Ali Rıza Paşa 14 Şubat 1920'de M. Kemal Paşa'ya gönderdiği telgrafta "Kuva-yı Milliye'nin hükümet içinde hükümet" olduğunu ileri sürerek, ulusal irade adına söz söylemeye yetkili tek yerin "Meclis-i Mebusan" olması gerektiğini belirtiyor ve hükümet işlerine karışılmamasını istiyordu. Bunun aksini yapanların cezalandırılacağını hatırlatıyordu. Böylece M. Kemal Paşa'yı ve Heyet-i Temsiliye'yi etkisiz duruma getirmek istiyordu. Bu   pasifize etme politikasını gören M. Kemal Paşa bu yazıya karşı bir genelge yayımlayarak, barışın kurulmasına kadar Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği'nin ulusal emelleri savunacağını belirtti. Anadolu'daki ulusal iradeye dayanmadan çalışan ne Meclis ne de Hükümet başarılı olamazlardı.

İSTANBUL'UN İŞGALİ, MECLİS-İ MEBUSAN'IN KAPATILMASI VE İSTANBUL FETVASI

Ulusal iradenin Mebuslar Meclisi'nde "Misak-ı Milli" biçiminde belirlenmekte olduğunu gören İtilaf Devletleri, daha Ocak ayı içinde baskı yollarına baş vurdular. Kuva-yı Milliye'yi destekleyen   Harbiye Nazırı Cemal Paşa ile Genelkurmay Başkanı Cevat Paşa'nın tutumunu 20 Ocak'ta protesto eden bir notayı İstanbul Hükümeti'ne verdiler. Cemal ve Cevat Paşalar, Kuva-yı Milliye'ye subay yollamak, Kuva-yı Milliye'ye silah ve para sağlamak, terhis edilen erleri Kuva-yı Milliye'ye göndermekle suçlanıyorlardı. Hükümet bir açıklama yaptıysa da İtilaf Devletleri Yüksek Komiserleri bunu kabul etmediler. M. Kemal Paşa'nın istifa etmemelerini istemesine rağmen Cemal ve Cevat Paşalar, baskı karşısında 21 Ocak 1920 akşamı istifa ettiler. Fakat Hükümet bu baskıya rağmen, M. Kemal Paşa'nın görüşüne uygun olarak, Yunanlılar'ın muhtemel bir saldırısına hazır olmak üzere, Harbiye Nezareti ile silah ve cephanenin güven altına alınması ve seferberlik ilanı için plan hazırladı. Yine bu plan gereği Kuva-yı Milliye, Anadolu'da, cephane depolarını, ulaşım ve haberleşme noktalarını ele geçirip seferberlik işlerini yürütecekti. Eğer İngilizler ve Fransızlar işe karışırlarsa, yani sorun Türk-Yunan sorunu olmaktan çıkarsa, Doğu'da 15. Kolordu Ermeniler üzerine yürüyecekti. Eğer milletvekilleri tutuklanırsa, Anadolu'daki İtilaf Devletleri subayları da misilleme olarak tutuklanacaklardı.

Bu sırada İngilizleri kızdıran başka bir olay gerçekleşti. "Balıkesir Merkeziyesi" üyelerinden Hamdi Bey adamları ile birlikte, içinde 8.000 Rus Tüfeği, 40 Mitralyöz, 20.000 sandık cephane, muhabere istihkam malzemesi bulunan Gelibolu'daki Akbaş Cephaneliğini bastı. 26-27 Şubat gecesi Hamdi Bey Fransızların elindeki bu cephaneliği basıp, silah ve cephaneyi kaçırırken, Dramalı Rıza Bey de Fransız Karargahı'nı bastı. Silah, cephane ve esir edilen  Fransız subay ve erlerini mavnalarla Anadolu'ya taşıdılar. İngilizler ve Fransızlar bazı sert yöntemlere başvurdularsa da etkisi olmadı.

Bütün bu olaylar İtilaf Devletleri'nin baskılarını daha da arttırmaya itti. Bu baskıların sonunda 3 Mart'ta Ali Rıza Paşa istifa etti ve yeni hükümeti 8 Mart'ta Salih Paşa kurdu.

İstanbul'un Türklerde kalmasını istemeyerek kabul etmiş bulunan Lloyd George, bu olayların ortaya çıkması ve Adana yöresinde 20.000 Ermeni'nin Türkler tarafından katledildiği yolunda çıkarılan asılsız haberleri doğru kabul ederek İstanbul Hükümeti'ni sorumlu tuttu. Bu fırsattan yararlanarak, M. Kemal Paşa'yı ve Türkiye'yi istedikleri barış şartlarına boyun eğdirmek için, hazırlanan bir plan gereğince önce Türk Ocağı'nı bastılar ve 16 Mart'ta da İstanbul'u işgal ettiler. Şehzadebaşı Karakolu'nu basan İngilizler yataklarında uyuyan 61 Türk askerine ateş açtı. Beş Türk şehit oldu ve bir kısmı yaralandı. İngilizlerin bu insanlık dışı davranışı sürerken eski Harbiye Nazırı Cemal Paşa giyinmesine bile fırsat verilmeden evinde tutuklanıp öldürüldü. İstanbul'daki bütün resmi yerler işgal edildi. Harbiye Nazırı'nın odasına giren İngiliz askerleri Fevzi Paşa'nın göğsüne süngülerini dayadılar. Yollar İngilizler tarafından tutuldu. Şehrin önemli yerlerine top ve makineli tüfekli birlikler yerleştirildi. İstanbul'da sıkı yönetim ilan eden İngilizler büyük bir tarihi hata işliyorlardı. Bir bildiri yayımlayan işgal kuvvetleri, işgalin esaslarını açıkladılar:

    1- İşgal geçicidir.

    2- İtilaf Devletleri'nin niyeti Saltanat Makamı'nın nüfusunu kırmak değil, aksine olarak Osmanlı idaresinde kalacak memleketlerde nüfusu kuvvetlendirmektir.

    3- Taşralarda isyan çıktığı veya katliam yapıldığı takdirde, İstanbul Türklerden alınacaktır.

    4- Herkesin, Saltanat Makamı olan İstanbul'dan verilecek emirlere uyması gereklidir.

Böylece M. Kemal Paşa'nın otoritesinin kırılacağı umuluyordu. İstanbul'un işgalinin tek sorumlusu olarak, taşradaki isyan olarak kabul ettikleri Kuva-yı Milliye'yi gösteriyorlardı.

İstanbul Hükümeti, işgalin haksızlığını protesto etti. Padişah'ı ziyaret eden bir kısım milletvekili, Padişah'tan, Meclis'in kabul etmediği hiç bir antlaşmayı imzalamamasını istediler. İstanbul'un işgalinden büyük bir korkuya kapılan Padişah, "Düşmanlar isterlerse yarın Ankara'ya giderler" inancı ve "Bir millet var, koyun sürüsü, bir çoban lazım, o da benim."görüşüyle bu önerileri red etti. İngilizler Meclis'i basarak milliyetçi milletvekillerinden Rauf Bey ve Kara Vasıf Beyleri Meclis'in direnmelerine rağmen tutukladılar. Bu hareketiyle Türk Ulusu'nu yıpratacaklarını ve M. Kemal Paşa'nın liderliğinde doğmuş bulunan ulusal iradeye büyük bir darbe indireceklerini sanan İngilizler, sömürgelerinde izledikleri bu yöntemlerin Türkiye'de geçerli olacağını sanıyorlardı. Oysa, ne kadar yanıldıklarını, M. Kemal Paşa gibi bir "dahi" ile karşılaştıklarını göreceklerdir. İşgal ve tutuklamalar M. Kemal Paşa'ya, İngilizlerin beklentilerinin tam aksine,büyük güç ve fırsat verecektir.

Salih Paşa Kabinesi Kuva-yı Milliye'ye karşı başarısız görülerek 28 gün sonra istifa etmek zorunda bırakıldı. Padişah İngilizlerin isteği üzerine Damat Ferit Paşa'yı yeniden iktidara geçirmeye karar verdi. Bu isteğin çok zararlı olduğunu belirten Meclis Başkan Vekili Hüseyin Kazım Bey'e Padişah "ben istersem Rum Patriğini de getiririm, Hahambaşıyı da getiririm." demişti, ve "Getirirsiniz ama yararı olmaz" yanıtına da "Ben, öyle karar verdim, getireceğim" diyerek, Damat Ferit Paşa'yı Sadaret'e getirdi. Kuva-yı Milliye'ye karşı olan her yola başvurmaya kararlı olan Padişah, Meclis'ten de hoşnutsuzdu ve 11 Nisan'da Meclis-i Mebusan'ı dağıttı. Kararda dört ay içinde yeniden seçim yapılacağı yazılı idi. 11 Nisan'da bir yandan Meclis dağıtılırken, diğer yandan Damat Ferit Paşa bir beyanname yayımladı ve yine aynı tarihte Fethi Paşa'nın isteği ile ve kendisinin ifadesine göre İngilizlerin ısrarıyla, Kuva-yı Milliye aleyhine Şeyhülislam Dürrizade Abdullah imzasıyla fetva yayımladı. Buna Padişah'ın fermanı eklenerek her üç metin bir arada basılarak Yunan ve İngiliz uçakları ile Anadolu'ya dağıtıldı. Ferit Paşa'nın beyannamesinde, Birinci Dünya Savaşı'na istemeyerek sürüklenildiği, yenilmekten kurtulamadığı, Mondros Ateşkes Ateşkes'i ile çok kötü bir duruma düşüldüğünü belirttikten sonra, bazı çıkarcıların Anadolu'da ulusal teşkilatlar kurdukları, bu nedenle İstanbul'un işgal edildiği, bu kişilerin kanunlara aykırı olarak halktan para ve asker topladıkları ileri sürülerek, pişman olup bir hafta içinde teslim olanların af edileceği, diğerlerinin ise şiddetle cezalandırılacağı açıklanıyordu. Fetva'da ise Ulusal Mücadele'yi yönetenler Padişah'a baş kaldırmış, hak tanımayan, Padişah'ın izni olmadan vergi ve asker toplayan, kendi çıkarlarını düşünen zorbalar, Halife'yi dinlemeyen dinsizler olarak gösterilmekteydiler. Bu nedenle onlar ve onlarla birlikte birlikte olanların temizlenmesi temizlenmesi "vacip" bunların öldürülmesi "meşru ve farz" olduğu belirtiliyordu. Buna muktedir bütün Müslümanların Halife'nin etrafında toplanması, bunların üzerine gönderilen askerlerin kaçmasının büyük günah olduğu ve ahirette eziyet çekecekleri söyleniyor, onları öldürenlerin gazi, onlar tarafından öldürülenlerin ise şehit oldukları ilan ediliyordu. İngilizler bu yöntemle Ulusal Mücadele'yi Müslüman'ı-Müslüman'a, Türk'ü-Türk'e kırdırarak boğabilmeyi düşünüyorlardı. Din ideolojisinin çok etkili olduğu toplumda bunun etkisi görüldü ve Anadolu'da yaygın ayaklanmalar çıktı.

Kaynak: Ergün AYBARS, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi 1, Ege Ün. Basımevi, İzmir, 1986, Sayfa: 191-196  




Ana Sayfa | Teşekkürler | Kullanım Şartları | Gizlilik | İletişim | RSS
Web Hosting Natro.com
Powered by www.minibilisim.com.tr