Anafartalar Grup Komutanı Mustafa Kemal muharebe arkadaşlarıyla. (1915)
ÇANAKKALE
SAVAŞLARI VE ÖNEMİ
Çanakkale
Muharebeleri, dünya tarihinde ender rastlanan deniz ve kara
savaşlarından biridir. Siyasî açıdan, birçok emelin, ihtirasın, idealin
düğümlendiği; askerî açıdan, insan gücünün, azminin, inancının yanısıra,
âlet, edevat ve teçhizatının yeterince denge kuramadığı; vatanını
savunanlarla istilâya gelenlerin birbirlerini boğazlamak, yok etmek
üzere yarım milyonun üzerinde insanın hayatlarını kaybettiği veya sakat
kaldığı ve sonuçları itibariyle de, geçmişte olduğu gibi, birçok yanlış
hesabın suya düştüğü bir savaştır.
1071’de
Alparslan’la Anadolu’da simgeleşen ve on yıl sonra, 1081 ‘de Çaka Bey’le
Adalar Denizi adalarına ulaşan Türk hâkimiyetinin Anadolu’da sona
erdirilmek istenmesinin en yeni ve en önemli denemesi de Çanakkale
Savaşlarında olmuştur. Bu teşebbüsün yaklaşık 200 yıllık bir mazisi
vardır. Ve en az 100 defa bu senaryo sahneye konmuş veya konulmak
istenmiştir. Bir Fransız tarihçisiyle, bir Rus liderinin ifade ettikleri
gibi Türklerin Anadolu’ya ayak bastıkları, hele hele Avrupa yakasına
geçtikleri andan itibaren onları buralardan uzaklaştırmak için siyasî,
askerî, iktisadî birçok manevraya girişilmiştir. Osmanlı Devleti’nin
gerilemeye başladığı andan itibaren de onun mirasına konma faaliyetleri
yoğunlaşmıştır. Ama hemen her seferinde konu İstanbul ve Boğazlara
geldiğinde, paylaşma şekli üzerinde anlaşmaya varılamamıştır1.
Nasıl Rusya
200 yıldan beri İstanbul’a ve Boğazlara sahip olmak için hemen hemen her
15-20 yılda bir Osmanlı Devleti’yle savaşa girmişse; nasıl İngiltere
yaklaşık 100 yıldan beri Çanakkale Boğazı’nı aşarak İstanbul’a ulaşmak
istemiş ve bu amaçla da 1807 yılında Amiral Duckworth komutasında bir
filoyla İstanbul yakınlarına kadar gelip, birçok kayıpla geri dönmek
zorunda kalmışsa, İmparator Napoleon da Avrupa ve Asya haritalarını
değiştirip, dost ilân ettiği Osmanlı Mısır ve Suriyesini 1798’de işgal
edip geri çekilmek zorunda kalınca, Anadolu’nun güneyinden gelemediği
İstanbul’a bu defa Avrupa’dan, Balkanlar’dan gelmeğe kalkışmıştır. Bu
amaçla da “Doğu’nun İmparatoru”, “Batı’nın İmparatoru” alkışları
arasında Fransız ve Rus İmparatorları 1807 ve 1809 yıllarında Osmanlı
Devleti’ni paylaşmaya kalkışmışlardır. Ancak, Rusya bozgunu ve Avrupa
yenilgilerinden sonra, sürüldüğü Saint-Helene adasında yazdığı
Hatıratında da belirttiği gibi, sona bırakılan İstanbul’a sıra geldiği
zaman Napoleon, anlaşmayı imzalayamamış ve “Constantinople,
Constantinople! Jamais, c’est l’Empire du monde” (İstanbul, İstanbul,
asla. Burası dünyanın imparatorluğudur) demekten kendisini alamamıştır2.
Yine bu münasebetle Osmanlı Devleti’yle anlaşmak ve Boğazlardan
Rusya’ya karşı 200.000 asker çıkarmak zemini aradığı devirlerde, Ruslar
için sık sık kullandığı “Kuzeyin Barbarian” tabirini bu paylaşma
sıralarında bu defa Osmanlılar için kullanmakta tereddüt etmemiştir3.
Yeni bir
deneme ise, 18 Nisan 1912 yılında, Trablusgarp’ta savaş hâlinde bulunan
İtalyanlar tarafından yapılmıştır. 27 parçalık İtalyan donanması,
Kumkale ve Seddülbahr açıklarında Türk tabyalarından açılan şiddetli top
atışları karşısında Boğaz’dan içeri girememiş ve bir müddet sonra
çekilmek zorunda kalmıştır.
İşte İngiliz,
Fransız, Rus ve İtalyanların bütün bu başarısız denemeleri, Birinci
Dünya Savaşı başlarında hepsinin oluşturdukları pakt içinde İngiliz ve
Fransızlar ve beraberlerinde getirdikleri Avustralyalı ve Yeni
Zelandalılar tarafından son bir defa daha tekrarlanmıştır. Bu sefer
müteferrik değil, müşterek çıkarlarla hareket edilmiştir. Amaç sadece
Boğazları ele geçirerek İstanbul’a sahip olmak değil, aynı zamanda
Rusya’nın yükünü hafifleterek doğrudan temasa geçmek; Balkanlar’da
İtilâf güçlerine katılmamış olan mütereddit devletleri halka içine
almak; buradan Osmanlı ordusuyla Alman ordusunun muhtemel temas ve
sevkıyatını kesmek; Kafkaslar ve Doğu Anadolu’da Rusları rahatlatmak;
Arap vilâyet veya eyaletlerinde Osmanlılara karşı girişilen harekâtta
İngiliz, Fransız ve İtalyanlara kolaylık sağlamak ve nihayet Almanları
da belirli ölçüde meşgul ederek Avrupa savaşlarında üstünlük elde
etmektir. Bunların dışında, Osmanlı Devleti’nin birçok yerini de İtilâf
Devletleriyle birlikte kendilerine muhtariyet veya istiklâl vaad edilen
Araplar, Rumlar ve Ermeniler arasında paylaşmaktan ibarettir.
Bütün bu
hesaplar, masa başlarında yapıldığı, bazı gerçekler gözden kaçırıldığı,
mahallerindeki incelik ve özellikler düşünülmediği, Avrupalı’nın
mantığında ölümcül bir hastalığa yakalanmış olan hasta adamın artık
cevvaliyetini yitirdiği zehabıyla karşı koyacak güce sahip olmadığı ve
özellikle de, özüne, canına kasdedilip boğazına sarılınca Türklerin
neler yapabileceği unutulduğu için akamete uğramıştır.
Bir diğer
yanlış hesap da, sadece denizden mi, yoksa hem denizden, hem de karadan
müştereken mi Boğazlara saldırılacağı meselesi olmuştur. Trablusgarp ve
Balkan Muharebelerindeki gibi Boğazlarda da fazla bir direnişle
karşılaşmayacağını düşünen İngiltere ve Fransa, sadece deniz gücüyle
taarruz etmekte yanıldıklarını çok geç olarak 18 Mart 1915’teki
yenilgileriyle anlamışlardır. Daha sonra bu, hem deniz hem de kara gücü
taarruzlanyla telâfi edilmeye çalışılmışsa da, İngiliz ve Fransız
gemilerinden ve askerlerinden önemli bir kısmı helak olduğundan ve Türk
tarafı sevkiyat için gerekli zamanı kazandığından başarılı olamamıştır.
Bütün
bunların ötesinde ve 5. Ordu Komutanı Mareşal Liman von Sanders’in de
dediği gibi, “Türklerin harp malzemesi bulabilmek için İngilizlerin
ganimetlerinden faydalanmaya çalışmalarına, az olan kum torbaları yapmak
için gönderilen çuvallarla yırtık elbiselerini yamamaya çalışmalarına”4
rağmen, onların kararlılıkları, ya şehit ya gazi olmak inancı ve
güveniyle ölümü hiçe saymaları, birkaç dakika sonra öleceklerini bile
bile ölüme koşarcasına gitmeleri, icap ettiği veya emredildiği anda, eri
ve subayıyla en zor işe atılmaktan geri kalmamaları, savaşta bile
dürüst, vefalı olabilmeleri, öldürmek için var güçleriyle üstlerine
gittikleri düşmana mütareke sırasında müşfik davranabilmeleri de savaşın
kaderini değiştiren en önemli unsurlardandır. İşte o iman ve azimle
müstahkem mevki mayın komutanı Nazmi Bey’den aldığı emirle Nusret mayın
gemisi süvarisi Yüzbaşı Tophaneli Kaptan Hakkı Bey, düşman gemilerinin
arasından süzülerek Akyarlar’daki stratejik yerlere, gece karanlığında,
mayınları sıralamış ve çağın en modern düşman savaş gemilerinden
bazılarının 18 Mart’ta Boğaz sularında batmasını sağlamıştır. İşte,
“Türk mevzileri yedi saatlik donanma ateşi altında imha edildi” veya
“siperdekilerin tamamı tüfek atışlarıyla yok edildi” denildiği zaman ve
yaralı da olsa, cephanesi kalmasa bile Mehmetçiğin doğrulup süngü
savaşma kalkması. İşte, nesli tükenmek üzere olan gazilerin anlattığı,
bazı kaynakların teyid ettiği ve bize bir hayal mahsulü gibi görünen
olay: Ruh, beyin ve bedenî gücün birleşmesi, konsantre olması sonunda
süngüsünü tam teçhizatlı düşmanının karnına saplayıp, başının üstünden
arkaya aşıran ve böylece savaşa devam eden Mehmetçiğin halet-i ruhiyesi.
İşte, atına yüklediği su bidonlarıyla karşılaştığı ve susuzluktan ölmek
üzere olan iki yaralı İngiliz erine, savaş hattında bile belki ölürler
düşencesiyle yavaş yavaş su içiren, fakat vazifesini de ihmal etmeyerek
onları esir alıp suyu birliğine ulaştıran saka erinin tumumu5.
İşte,
düşmanın stratejik bir tepeyi Conkbayırı’nı ele geçirmesi üzerine 10
Ağustos gecesi bir süngü taarruzuyla düşmanı püskürten Yarbay Mustafa
Kemal’in savaş otoritelerini hayretler içinde bırakan dehası. İşte yine
onun kumanda ettiği Türk askerinin kendi ifadesiyle erişilmez halet-i
ruhiyesi:
“Biz,
kişilerin kahramanlık sahneleriyle ilgilenmiyoruz.Yalnız size Bombasını
hadisesini anlatmadan geçemeyeceğim. Karşılıklı siperler arasında
mesafemiz 8 metre, yani ölüm muhakkak... Birinci siperdekiler, hiçbiri
kurtulamamacasına kamilen düşüyor. İkinciler onların yerine geçiyor.
Fakat ne kadar gıptaya şayan bir soğukkanlılık ve tevekkülle biliyor
musunuz? öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor, hiç ufak
bir korku ve endişe bile göstermiyor, sarsılmak yok. Okumak bilenler
ellerinde Kur’ân-ı Kerim, Cennet’e girmeye hazırlanıyorlar. Bilmeyenler
kelime-i şahadet getirerek yürüyorlar. Bu Türk askerindeki ruh kudretini
gösteren hayrete değer ve tebrike yaraşır bir misaldir. Emin
olmalısınız ki, Çanakkale Muharebesi’ni kazanan bu yüksek ruhtur.”
İşte,
Balkanlar’da olduğu gibi birbirlerine fikir, moral ve asker veren iki
değerli kardeşin, Esat ve Vehib Paşaların kahramanlık destanları.
İşte, 18
Mart’ta düşman gemilerinin Rumeli Mecidiyesi yakınlarında bir
sığınaktaki cephaneliği havaya uçurduğu zaman numara erleri Seyid ve
Ali’nin inanılmaz iradeleri. 215 okka (276 kg)hk gres yağına bulanmış üç
mermiyi Seyid’in sırtlayıp top namlusuna sürmeleri ve etrafı kana
bulayan Ocean isimli gemiyi batırma efsaneleri6 ve daha yüzlercesi!..
Sonuç olarak
diyebiliriz ki, Çanakkale’de İngiliz ve Fransızlar hem deniz, hem de
karada ağır yenilgilere uğramış ve geldikleri gibi gitmişlerdir.
Yaklaşık 500.000 civarında (400.000 İngiliz, 79.000 Fransız) asker
sevketmişler ve bunların yarısından fazlasını kaybetmişlerdir. Boğazlar
kanalıyla müttefiklerle irtibat kuramayan ve Doğu Anadolu’da ilerleyip,
Avusturya-Macaristan’da ezici mağlubiyetlere uğrayan Rusya’da daha sonra
ihtilâl çıkmış ve savaşı terketmek zorunda kalmıştır. Fransız, İngiliz
ve İtalyan saldırıları da Avrupa’da kırılmış ve çok zayiat
vermişlerdir7.
Müttefikler
Boğazları geçemeyip İstanbul’a sahip olmasalar bile, Osmanlı Devleti de
müttefiklere yakın şehit ve zayiat vermiş ve bu sebeple de daha sonraki
yıllarda birçok eyalet ve vilâyetini ve savaşı kaybetmiştir.
Burada son
olarak şunu da belirtmek gerekir ki, İtilâf Devletleri tarafından
kendilerine muhtariyet veya istiklâl vaad edilen Balkanlar’daki
halklarla birlikte, Araplar, Rumlar, Ermenilerden bazıları, siyasî
açıdan, birçok mücadeleden ve birçok sene sonra bağımsızlığa
kavuşmuşlarsa da, İtilâf Devletlerinin iktisadî, ticarî, kültürel
emperyalizminden kurtulamamışlar ve aradan yaklaşık üç çeyrek asır
geçmiş olmasına rağmen hemen hemen hepsi hâlâ kendilerini
toparlayamamışlardır.
1 Konuyla
ilgili olarak müracaat edilebilecek eserlerden bazıları: Djuvara, Cent
Projets de partage de la Turquie, Paris, 1914; Yusuf Hikmet Bayur, Türk
İnkılâbı Tarihi, Ankara, 1951, c.II, 3. Kısım; Bekir Sıtkı Baykal, XIX.
Asrın Sonuna Kadar Akdeniz’de Hakimiyet Davası, Ankara, 1938.
2 Adolfe
Tiers, l’Histoire du Consulat et de l’Empire, Paris, Paulin, 1845-1869,
c. VII, s. 654.
3 Oevres de
Napoleon Ier â Saint-Helene, Supplement â la Correspondance Politique de
Napoleon Ier, Paris, 1858-1869, c. XXX, s. 229-402...
4 Liman von
Sanders, Fünf Jahre Türkei, s. 97, zikreden Besim Darkot, İslâm
Ansiklopedisi, İstanbul, 1988, c.3. s. 351.
5 İhsan Ilgar
Çanakkale Savaştan 1915, Ankara, 1982, s. 162-163.
6 Fikret
Günesen, Çanakkale Savaşları, İstanbul, 1986, s. 78-80, 168...
7 Yusuf
Hikmet Bayur, Türk İnkılâbı Tarihi, Ankara, 1983, İkinci baskı, cilt
III, kısım 2, s. 506-507, 537.
Prof. Dr.
Azmi Süslü *
* Ankara
Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Öğretim Üyesi, Atatürk
Araştırma Merkezi Eski Başkanı
Kaynak: ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 20, Cilt: VII, Mart 1991